ALDATMA HALİNDE ÜÇÜNCÜ KİŞİDEN TAZMİNAT TALEP EDİLEBİLİR Mİ?

Yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır ki günümüzde boşanmaların birçoğunun temelinde aldatma olgusu yer almaktadır. Türk hukukunda aldatma olgusundan anlaşılan kavram ise “zina” kavramıdır. Zina nedeniyle boşanma davası açılan hallerde, eşin başka biriyle cinsel ilişkide bulunduğunun mutlaka ispat edilmesi beklenmektedir. Yoksa sadece eşin fikrî aldatması ya da cinsel olarak birlikteliğe varmayan sadakatsizlikleri zina kapsamında değerlendirilmez. Zinanın gerçekleştiğinin kabulü için cinsel birlikteliğin gerçekleştiğine dair kuvvetli delillerin ortaya konması beklenmektedir.

Eşlerden birinin zina nedeniyle boşanma davası açması halinde, diğer eşten maddi ve manevi tazminat isteme hakkı da bulunmaktadır. Çünkü bu halde aldatılan eşin evliliğin sona ermesinden kaynaklanan maddi ve manevi zararları olduğu, diğer eşin davranışının sadakat yükümlülüğünü ihlal etmesi nedeniyle hukuka aykırı olduğu ve kişilik hakkı ihlali teşkil ettiği açıktır.

Bu bültende en çok merak edilen konulardan biri olan ve zaman zaman da kamuoyunda tartışmalara yol açan bir konu olarak aldatılan eşin, diğer eşten tazminat talep edebilmesinin yanı sıra, eşinin kendisini aldattığı kişiden de tazminat isteme hakkının bulunup bulunmadığı konusu üzerinde durulacaktır.

1)      Yargıtay Kararlarında Konunun Seyri

Konuyla ilgili farklı zaman dilimlerinde Yargıtay ilgili hukuk dairesi farklı kararlar vermiştir. 2015 yılına kadar Yargıtay, aldatılan eşin, kendisini aldatan eşin birlikte olduğu üçüncü kişiden tazminat hakkının olduğu görüşündeydi. 2017 yılında verdiği kararlarda ise bu görüşünü terk ederek aldatılan eşin, üçüncü kişiden tazminat talep edemeyeceği yönünde karar vermeye başlamıştır. Söz konusu kararda şu ibarelere yer verilmektedir;

“…esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır.


O halde olayda, Borçlar Kanunu’nda düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile müteselsilen sorumludur.


Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir.


Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği
bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.”[1]

Aynı konuda birbirinin tam tersi kararlar çıkmasının hukuki belirlilik ilkesine aykırılık teşkil etmesi ve hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırması nedeniyle Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulu tarafından konu açıklığa kavuşturulmuştur.[2]

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 06.06.2018 tarihinde vermiş olduğu, E.2017/5, K.2018/7 sayılı kararında, salt aldatma halinde üçüncü kişinin tazminat sorumluluğunun doğması için gerekli şartların oluşmadığına karar vermiştir. Ancak yine bu karara göre, belli şartların gerçekleşmesi halinde hala tazminat talebinin kabul edilebildiği durumlar bulunmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun vermiş olduğu içtihadı birleştirme kararları (İBK) tüm mahkemeleri bağlayıcı özellik gösterir. Bir başka deyişle, tüm mahkemeler o konuda bir içtihadı birleştirme kararı varsa ona uygun karar vermek durumundadır.

2)      Aldatma Halinde Üçüncü Kişinin Tazminat Sorumluluğu Doğar mı?

Konuyla ilgili yukarıda da anlatıldığı üzere farklı gerekçelerle farklı yönde hükümler kurulduğuna Türk hukukunda henüz yakın denilebilecek tarihlerde şahit olunmuştur. Bu konuda artık mahkemelerin Yargıtay’ın 06.06.2018 tarihinde vermiş olduğu, E.2017/5, K.2018/7 sayılı kararında belirtilen şekilde karar vermesi gerekmektedir. Aşağıda öncelikle bu kararda belirlenen ilkelere ışık tutulacak ve ardından konuyla ilgili öznel değerlendirmelerimize kısaca yer verilecektir.

2.1) Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında Benimsenen İlkeler

Yargıtay’ın 06.06.2018 tarihli ve E.2017/5, K.2018/7 sayılı ve bugün için geçerli olan ilkeler şöyle özetlenebilir;

  • Evlilikten kaynaklanan sadakat yükümlülüğü, eşlerin ancak karşılıklı olarak birbirinden talep edebileceği nispî nitelikli bir hak olup, herkesin saygı göstermesinin ve buna uygun davranmasının beklenebileceği türden bir mutlak hak niteliğinde değildir. Dolayısıyla evli bir kişiyle birlikte olan bir üçüncü kişinin sadakat yükümlülüğüne uygun davranması beklenemez.
  • Evlilik birliği ve evliliğin kişiye sağladığı statü, bir kişinin kişi olarak sahip olduğu dokunulamaz ve vazgeçilemez nitelikteki mutlak kişilik haklarından biri değildir. Manevi tazminat talebi ise ancak kişilik haklarının ihlali halinde gündeme gelebilir. Oysa aldatma halinde üçüncü kişinin aldatma eylemi nedeniyle aldatılan eşin kişilik haklarının doğrudan doğruya ihlal edildiği yönünde bir ön kabul söz konusu olamaz.
  • Aldatma eylemi her ne kadar ahlaka aykırı nitelikte bir davranış olsa da üçüncü kişi, salt aldatılan eşe yönelik zarar verme kastıyla hareket etmedikçe, Türk Borçlar Kanunu madde 49/2’de yer alana tazminatın şartları da oluşmaz.
  • Üçüncü kişinin katıldığı aldatma eylemi ile bağlantılı olmakla birlikte sadakatsizlik olgusundan farklı olarak, bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlali de söz konusuysa yani, üçüncü kişinin doğrudan aldatılan eşin kişilik değerlerine yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunması durumunda ise manevi tazminat sorumluluğunun doğacağında tereddüt bulunmamaktadır. 

Yukarıda maddeler halinde özetlenen ve bugün için Türk hukukunda kabul gören yaklaşım gereği, aldatılan eşin, eşinin kendisini aldattığı kişiden sırf aldatma eylemi gerekçesiyle manevi tazminat alabilmesi mümkün değildir. Ancak aldatma eyleminin yanı sıra, aldatılan eşin kişilik değerlerine yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılar varsa bu şekilde kasten hareket edilerek aldatılan eşin kişilik değerlerine zarar verilmişse, bu takdirde manevi tazminatın şartları oluşmuş olacaktır. Örneğin; aldatan eşin birlikte olduğu üçüncü kişinin, aldatılan eşe hakaret etmesi, onu küçük düşürecek davranışlarda bulunması, onur ve haysiyetini kıracak eylemlerde bulunması, ona iftira atması, eşle olan birlikteliği sayesinde onun ev yaşantısı, sırları ve özel hayatını ilgilendiren konuları ifşa ederek eşin sosyal kişilik değerlerine zarar vermesi hallerinde aldatılan eşin bu kişiden tazminat talep etmesi mümkündür.

Yargıtay’ın bu kanıya varmasında etkili olan hukuki gerekçeleri şöyle toparlayabiliriz;

Hukukumuzda bir kişinin evli biriyle ilişkiye girmesini yasaklayan bir hukuk normu bulunmamaktadır. Hal böyleyken kimseye bu türden bir yükümlülük yükleme ve aykırı davranış halinde ondan tazminat talep etmenin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Tazminat sorumluluğunun doğması için gerekli olan “eylemin hukuka aykırı olması” unsuru oluşmamaktadır.

Aldatma eylemi her ne kadar hukuka aykırı olarak nitelendirilemese de ahlaka aykırı olarak nitelendirilmelidir. Ancak bu takdirde Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen ahlaka aykırı fiille kasten başkasına zarar verme halinde tazminat hükmünün şartlarının oluşması gerekmektedir. Fakat her durumda evli kişiyle birlikte olan üçüncü kişinin sırf diğer eşe zarar verme kastıyla hareket ettiğinden bahsedilmesi mümkün değildir. Bu taktirde, artık üçüncü kişinin bu fiili TBK 49/2 ye göre tazminatı gerektirmeyecektir.

Müteselsil sorumluluk hükümlerine göre bir değerlendirme yapılması düşünüldüğünde de durum değişmemektedir. Aldatan eş ve üçüncü kişinin birlikte bir zarara sebebiyet verip, müteselsil sorumlu olabilmeleri için; üçüncü kişinin fiilinin de hukuka (veya ahlaka) aykırı olması gerekmektedir. Konumuz açısından üçüncü kişinin fiilinin haksız fiil olarak nitelendirilebilmesine olanak bulunmadığından sadece aldatma fiiline katılması nedeniyle, aldatan eşle birlikte TBK’nun 61. maddesi çerçevesinde müteselsilen sorumlu tutulabilmesi mümkün olmayacaktır.

2.2) Konuyla İlgili Farklı Yaklaşımlar ve Öznel Görüşümüz

Hukukumuzda kimsenin evli bir kişiyle ilişki yaşamayacağı yönünde bir hukuk kuralı bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir kural yokken bu kurala aykırı davranış da hukuka aykırılık teşkil etmemektedir. Zira bir eylemin bir hukuk düzeninde farklı şekillerde nitelendirilmesi mümkündür ve bu hukuk politikası gereğidir. Örneğin bir eylem bir hukuk sisteminde suç teşkil eder şekilde düzenlenebilir ve karşılığında cezai yaptırım uygulanabilir. Nitekim zina eylemi de bir zamanlar Türk hukukunda suç olarak kabul edilmekteydi. Yine aynı şekilde sadece bir haksızlık olarak nitelendirilebilir. Veya eylem hukuka aykırılık teşkil edebilir. Ya da tüm bunların ve hukuksal alanın dışında sadece ahlaka aykırı bir davranış olarak görülebilir. Her ahlaka aykırı davranış hukuka da aykırı sayılmaz.

Yargıtay kararında geçen ibareye göre de;

Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez.


Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir.

Zina da bugün itibarıyla hukukumuzda ancak “ahlaka aykırı” olarak nitelendirilebilecek bir düzlemde bulunmaktadır. Dolayısıyla bir haksız fiilin unsurlarından olan hukuka aykırılık unsuru aldatma eylemini gerçekleştiren üçüncü kişi bakımından gerçekleşmemekte, bu nedenle de tazminat sorumluluğunun şartları doğmamaktadır. Bu nedenle de bu ahlak ve adaba aykırı davranış karşılığında ancak TBK Md. 49/2 hükmüne başvurulabilir. Anılan hüküm, ahlaka aykırı davranışla kasten birine zarar verme halinde zarar görenin talep edebileceği tazminatı düzenler. İşte bu noktada, eylemin kasten ve doğrudan sırf aldatılan eşe zarar verme amacıyla yapılan bir aldatma eyleminin olmasını gerekli kılmaktadır ki çoğu durumda buna rastlamak da güçtür. İspatı da oldukça zor olan böylesi bir olgunun gerçekleşmesi halinde yine bu madde hükmüne göre tazminat talep edilip edilemeyeceği konusu da tartışmalara yol açmıştır. Yargıtay bu konuda, aldatmaya katılan eş dışındaki üçüncü kişinin birlikte olduğu kişinin evli olduğunu bilmesi, bilerek ve isteyerek ve aldatılan eşin bundan zarar göreceğini öngörüp yine de bunu kabullenerek hareket etmiş olmasını tazminat için yeterli bulmamaktadır.

Tüm bunlara ek olarak eşin aldatma eyleminin yanı sıra kişilik haklarının saldırıya uğradığı durumda, aldatma eyleminden bağımsız olarak zaten Türk hukukunda manevi tazminat talebi hakkı bulunmaktadır. Bu konuda herhangi bir sorun yoktur.

Toplumun beklentisi, hukukun dolayısıyla kanun maddelerinin ahlaka cevap vermesi, ahlak kurallarıyla uyumlu olması yönündedir.  Ancak ahlak kuralları zaman içinde durum ve koşullara, toplumsal ihtiyaçlara ve hatta teknolojiye bağlı olarak yöresel, bölgesel veya zamansal olarak değişkenlik gösterir. Bu sebeplerle bu türden konularda kanun koyucu ahlak kuralı temelli yargılamadan kaçınmıştır. Türk hukukunda, zina eyleminin önce suç olmaktan çıkarılması, ardından evli olmayan üçüncü kişi bakımından tazminat sorumluluğu doğurmayacak salt ahlaka aykırı eylem olarak kabul edilmesinde de aynı saiklerin geçerli olduğunu düşünmekteyiz. Nitekim modern hukuk düzenini benimseyen ülkeler bakımından dünyada da eğilimin bu yönde olduğunu söylemek mümkündür.

SONUÇ

Bu bültende, Yargıtay’ın 2018 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararıyla açıklığa kavuşturulan bir konu olsa da güncelliğini koruyacak ve kamuoyunda tartışmalara sebebiyet verebilecek türden bir konu olan, aldatılan eşin üçüncü kişiden tazminat isteme hakkı bulunup bulunmadığı konusundaki karar ve yorumlara yer vermeye çalıştık. Her durumun kendi içinde farklı değerlendirmelere tabi tutulmasının gerekliliğini hatırlatarak konuyla ilgili hukuksal soru ve sorunlarınız için ekibimizle iletişime geçebilirsiniz.

Saygılarımızla.

Solmaz Hukuk ve Danışmanlık Ekibi.

REFERANSLAR

YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU, 06.06.2018 tarih ve E.2017/5, K.2018/7 sayılı kararı.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU, 2017/4-1334 E., 2017/545 K., 22.3.2017 T.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU, 2010/4-129 E.-173 K, 24.03.2010 T.

Yargıtay 4. HD., 2008/13455 E., 2009/1921 K., 10.2.2009 T.

EREN, Fikret, (2011), Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayıncılık, 13. Baskı, s.560-562.

KURT, L. Müjde, (2018), Aldatılan Eşin Eşinin İlişki Kurduğu Üçüncü Kişiden Manevî Tazminat Talep Edip Edemeyeceği Meselesi”, Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 67 (4) 2018, s.857-890.

AKINTÜRK, Turgut/ATEŞ KARAMAN, Derya, (2013), Aile Hukuku, Beta Yayıncılık, s.244-248.


[1] Yarg. HGK., 2017/4-1334 E., 2017/545 K., 22.3.2017 T. ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.03.2010 gün ve 2010/4-129 E.-173 K.sayılı kararı.

[2]KURT, L. Müjde, (2018), “Aldatılan Eşin Eşinin İlişki Kurduğu Üçüncü Kişiden Manevî Tazminat Talep Edip Edemeyeceği Meselesi”, Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 67 (4) 2018, s.860 aktarmasıyla; Yargıtay 4. HD., 2008/13455 E., 2009/1921 K., 10.2.2009 T., Yarg. HGK., 2017/4-1334 E., 2017/545 K., 22.3.2017 T.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir